Mübadele bundan 102 yıl önce, 30 Ocak 1923 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Yunan Hükümeti arasında Türkiye'de yerleşik Rum Ortodokslar ile Yunanistan'da yerleşik Müslümanların zorunlu göçünü öngören Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi imzalandı. Balkan Savaşlarının başladığı 18 Ekim 1912 tarihinden itibaren, yurtlarını terk edenleri de kapsamına alan bu sözleşme ile toplam yaklaşık 2 milyon insan doğdukları toprakları terk etmek zorunda kaldı.
Göç, din kriteri temel alınarak gerçekleştirildi. Bu göç, tarihte görülen diğer göç örneklerinden farklı olarak iki taraflı ve eşzamanlı yürütülüp, her iki ülkeyi hem göç veren, hem göç alan konumuna getiren bir süreçtir. Ayrıca süresi, kapsamı, coğrafî dağılımı çeşitli antlaşmalarla belirlenmeye çalışılmış programlı bir göç ettirme hareketidir. Tarihimizdeki bu kitlesel ve zorunlu göçe kısaca mübadele, mübadeleye tabi tutulan insanlara da mübadil deniliyor.
a- Grevena’nın Krifçi Köyünden Niğde’nin Yeşilburç (eski adı Teney-Τένεϊ ) Köyüne İskan Edilen Mübadiller

Niğde’nin Yeşilburç köyünde yaşayan mübadillerin ataları 1924 yılında mübadele ile Yunanistan’ın Batı Makedonya Bölgesinde yer alan Grevena şehrine bağlı eski adı Krifçi (Κρίφτσι), yeni adı Kivotos (Κιβωτός) köyünden gelip Yeşilburç köyüne yerleştiler.
1924 yılında Grevena’nın Krifçi Köyünden 259 hane olarak Türkiye’ye yola çıkan mübadillerin bir bölümü İzmir’in Narlıdere semtine, mübadillerin diğer bir bölümü ise sırasıyla Bursa’nın Başköy isimli köyü ile Eskişehir’in ve Isparta’nın merkezlerine yerleştiler. Bir kısım aileler daha sonraki yıllarda Aydın’ın Germencik ilçesi Mursallı köyündeki yakın akrabalarının yanına gidip yerleştiler. Geri kalan mübadiller ise aşağıda Osmanlıca yazılmış 10.01.1926 tarihli Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü belgesine göre 1926 yılı baharında Niğde’nin Yeşilburç Köyüne 71 hane olarak iskan edildiler.

TC Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğündeki mal tasfiye beyannameleri üzerinde yapılan araştırmaya göre Krifçi köyü mübadilleri Yunanistan’da buğday, arpa, yulaf, mısır, tütün gibi tahıl işleri ile üzüm ve sebze yetiştiriciliği, hayvancılık ve ormancılık işleri ile uğraşıyorlardı. Türkiye’ye göç ettikten sonra mübadiller hiç bilmedikleri tarım ve ziraat işlerinin yapıldığı yerlere yerleştiler.
Örneğin:
Aydın’a yerleşen mübadillerin incir, Bursa’ya iskan edilen mübadillerin zeytin yetiştiriciliği yapmaları; keza Niğde’nin Yeşilburç köyüne iskan edilen mübadillerin elma yetiştiriciliği yapmaları gibi.
Mübadillerin bu işleri öğrenip verimli hale gelmeleri ve geçimlerini sağlayabilecek gelire sahip olmaları yıllar almıştır. Bu nedenle çok büyük geçim sıkıntısı ve fakirlik yaşadılar. Geçimlerini sağlamak için ise mübadil erkekler eş ve çocuklarını iskan edildikleri yerlerde bırakarak çalışmak için gurbete ve özellikle Ankara’ya gitmek zorunda kaldılar. Yeni Başkent olan Ankara’daki Bakanlık binalarının inşaatlarında Macar ustalarının yanında uzun yıllar boyunca çalıştılar. Bu nedenle eş ve çocuklarından uzun süre ayrı yaşadılar, hasret çektiler.
b- Mübadeleden Önceki Döneme Ait Yeşilburç’un Tarihçesi ve Bu Köyde Yaşayan Ortodokslar’ın Durumu
Mübadeleden önce ve mübadeleyi takip eden yıllarda Yeşilburç köyünün ismi gerek bu köyde yaşayan Ortodokslar ve gerekse yerli halk tarafından Deneği, Deneki, Denee, Deni gibi farklı şekillerde telaffuz ediliyordu. Oysa Yunan arşiv kayıt, belge ve haritalarında köyün esas isminin Teney-Tenei (Τένεϊ) olduğu belirtiliyor. Teney isminin hangi tarihte değiştirildiği bilinmemekle beraber yapılan arşiv çalışmalarında 1930 yılından itibaren Yeşilburç isminin kullanıldığı görülmektedir. 1930 yılından önceki döneme ait kayıt ve belgelerde Yeşilburç ismi yer almamaktadır.
Araştırmacı sayın Fehmi Dinçer 19. Yüzyılın sonlarında yazılmış Karamanlıca kaynaklarından faydalanarak 2014 yılında blog.milliyet.com.tr/yesilburc. sitesinin tarih kateorisinde “Yeşilburç (Deneyi) Tarihine Bir Bakış” adlı Yeşilburç (Deneyi) köyünün mübadele öncesi dönemine ait tarihçesini yazdı.
Sayın Fehmi Dinçer yazısında Yeşilburç köyünün tarihçesi ile ilgili olarak aşağıdaki hususları belirtiyor.
“Yeşilburç (Deneği) köyünün kuruluş tarihine ilişkin elde bir bilgi ve belge yok ise de, bundan en azından 500 yıl evvel kurulduğuna dair bazı tevarih ve imarelerin olduğu, köyün Kemerhisar’daki Tuana (Tyana) Antik Kentte yaşayan bazı ailelerin gelip yerleşmesi ile kurulduğu,Yeşilburç köyünün 300 haneli bir köy olduğu ve köyde Türkçe konuşan 1200 Ortodoks hıristiyanın yaşadığı, Köydeki Agios Stefanos kilisesinin 1807 yılında inşaa edildiği, Köyde 1856 yılından beri harap durumda olan Agios Ioannis Prodromos manastırının 1894 yılında yenilendiğini ve üstü örtülme seviyesine getirildiği, Köyün aşağı mahallesinde 1885 yılında inşaa edilen Agios Theodoros namına yapılmış ufak güzel bir pareklisionun olduğu, 1807 yılında inşaa edilen Agios Stefanos kilisesinin yan tarafında 1865 yılında inşaa edilmiş güzel bir okul binasının olduğu, okulda 5 öğretmenin ve kız ve erkeklerden oluşan 180 öğrencinin öğrenim gördüğü, okulda ders yapmak için 9 adet sınıfın olduğu, okulda Türkçe, Yunanca ve Fransızca dillerinde öğrenim yapıldığı, Deneği köyünde ayrıca, 1866 yılında büyük bir hamam inşaa edilmiş ise de, mevkiisi münasip olmadığı için müşkülce kızdırıldığından hiçbir faydanın mucip olmadığı, Deneği köyünde yaşayan ahalinin
- tütüncülük,
- manifaturacılık ve
- zahirecilik ile
meşgul olduğu.”


Yeşilburç köyünde yaşayan Ortodokslar mübadele ile Mersin Limanından kalkan gemi ile Yunanistan’a göç ettiler. Ortodoks mübadiller Yunanistan’ın Pire Limanı yakınlarında bir süre karantinada tutulduktan sonra Yunanistan’ın muhtelif yerlerine iskan edildiler.
Kapadokya kökenli Yunanlı tarihçi-yazar Evangelia Balta (Ευαγγελία Μπάλτα) ile Aytek Soner Alpan Kapadokya Bölgesinden mübadele ile göç eden Ortodoks hıristiyan mübadiller ile ilgili 2016 yılında Muhacirnâme (Μουχατζηρναμέ) adlı bir eser yazdılar. Bu eserde Teney (Τένεϊ -Yeşilburç) köyünde yaşayan Ortodoks mübadillerinin büyük bölümünün kuzey Yunanistan’daki Drama şehrinin Ambelokipi semtine, geri kalan mübadillerin ise Kavala, Selanik, Atina, Pire ve Patras şehirlerine iskân edildikleri belirtiliyor. Halen Yunanistan’da Teney’li mübadillerin en çok yaşadıkları yer Drama şehri olup, bu şehirde 30 kadar Teney’li Ortodoks mübadil torun aile yaşıyor.

Taşınmaz her türlü mal varlıklarını, sevdiklerinin ve yakınlarının mezarlarını geride bırakan Krifçi mübadilleri, Türkiye’ye gelirlerken beraberlerinde sadece birkaç parça taşınabilir eşya ile “somut olmayan kültürel mirasını”, yani;
yaşam tarzlarını ve diğer tüm sosyal, kültürel gelenek ve göreneklerini; kısacası, belleklerini getirmişlerdir.
Peki, somut olmayan kültürel miras nedir?.... ne anlama geliyor? Soyut olamayan kültürel mirasın tarifi şöyle:
“Sözlü anlatımlar, sözlü gelenekler, gösteri sanatları, toplumsal uygulamalar, ritüel ve festivaller, halk bilgisi, evren ve doğa ile ilgili uygulamalar, el sanatları geleneği gibi kültürel ürünleri ve üretim süreçlerini ifade eden kavramdır”.
Mübadillerin Yaşam Tarzı ve Günlük Hayatları İle İlgili Sosyal ve Kültürel Mirası
Mübadillerin sosyal ve kültürel nitelikteki gelenek ve göreneklerini belirlemek için 2010 yılında aralarında bugün hayatta olmayan birinci kuşak ve ileri yaştaki ikinci kuşak 7 mübadil hanım kamera ile görüntülenerek 2,5 saatlik video kayıtlı sözlü tarih çalışması yapıldı.
Mübadillerin belli başlı sosyal ve kültürel nitelikteki gelenek ve görenekler 10 başlık halinde aşağıda sıralanmıştır:
- Geleneksel Helva Günü Şenliği
- Mübadillerin Düğün Kültürü
- Şiryana Şenliği (Hıdırıllez)
- Mart Ayı Geleneği,
- Mübadillerin Mutfak Kültürü,
- Mübadillerin Evlerindeki Taş Fırınlarda Ekşi Mayalı Hamurla Ekmek Pişirme Geleneği,
- Mübadillerin Kışlık Yiyecek Yapma ve Hazırlama Geleneği,
- Dini Bayramların Arife Günlerinde Nohut Ekmeği Yapma Geleneği,
- Evlilik Öncesi Genç Kızların Çeyizlik Olarak Kendileri İçin Dantel-Nakış (Kanaviçe-Etamin vs.) İşleri Yapmaları,
- El dokuma Tezgahında Kilim, Yolluk, Torba ve Heybe Dokuma Geleneği,
1-Geleneksel Helva Günü Şenliği
Geleneksel Helva Günü Şenliği Grevena ve Nasiliç mübadillerinin tümünün geleneği değildi. Bu gelenek yalnızca Grevena’nın Krifçi (Κρίφτσι) köyünden Türkiye’ye göç eden mübadillerin geleneği idi. Grevena’nın Krifçi köyünden Türkiye’ye göç eden mübadiller ise Niğde’nin Yeşilburç ve Bursa’nın Nilüfer İlçesine bağlı Başköy köyüne iskan edilen mübadiller. Bu gelenek Yeşilburç ve Başköy köylerinde halen yapılmaya devam ediliyor. Bu geleneğin bir de hikayesi var.
Rivayete göre 1890 yılında Yunanistan’nın Grevena şehrine bağlı Krifçi (Κρίφτσι) köyü ve civarında salgın bir hastalık meydana gelir ve bu hastalık ani ölümlere sebep olur. Toplu ölümlere de yol açan bu hastalık karşısında Krifçi köylüleri çaresiz kalırlar.
Köylüler bir Cuma günü namaz için camiye gittiklerinde cemaatin arasında bir yabancı görürler. Bu yabancı kişi oradakilere cemaatin neden az olduğunu sorar. Onlar da köyde bir salgın hastalığının olduğunu, insanların evde hasta yattığını, bir bölümünün de öldüğünü, bundan dolayı da cemaatin az olduğunu söylerler. Yaşlı yabancı cemaati dinledikten sonra bu hastalıktan kurtulmak için Cuma günleri namazdan önce her ailenin helva yapımı için gerekli malzeme (ince bulgur, şeker, pekmez, yağ v.s.) katkısında bulunmasını, bu malzeme ile helva yapılmasını, helvanın köy halkına şifa niyetiyle dağıtılmasını, bu helva gününün de her yıl tekrarlanmasını ve Cuma namazından sonra da dua edilerek herkes tarafından yenilmesini tavsiye eder. Şifa arayan çaresiz Krifçi köylüleri de bu tavsiyeye uyarak bir Cuma günü caminin avlusunda helva yapıp, bütün köy halkı olarak yerler. Yenilen bu helvadan sonra köylüler salgın hastalıktan kurtulurlar. Tavsiyede bulunan o yaşlı kişiyi gerek cemaatin arasında ve gerekse o bölgede bir daha gören olmamış. Salgın hastalığın geçmesi üzerine Krifçi köylüleri bu tavsiyeye uyup helva gününü her yıl Mart ayının son Cuma günü bir gelenek olarak sürdürmeye karar verirler.


O dönemden beri Helva Günü Şenliği Krifçi köyünde her yılın Mart ayının son Cuma günü yapılırmış. Bu şenlikte kazanlarda pişirilen helva Cuma namazı sonrası okunan dualardan sonra caminin avlusunda toplanan köy halkına aileler bazında dağıtılır ve orada tüm aileler helvayı birlikte yerler, şenlik esnasında köyün gençleri de çeşitli oyunlar oynarlarmış. Bu şenlik sadece Krifçi köyünde yapılır, diğer civar Türk köylerinde yapılmaz, ancak diğer komşu köylüler de bu şenliğe davet edilirmiş.
Krifçi mübadilleri Türkiye’ye gelip Niğde’nin Yeşilburç köyüne iskan edilmelerinden sonra da, Helva Günü geleneğini düzenli ve kesintisiz bir şekilde 1960’lı yılların ortalarına kadar sürdürdüler ve ondan sonra da bu geleneği terk ettiler. Mübadiller terkettikleri bu geleneği 2003 yılından itibaren yeniden yapmaya başladılar. Başköy’deki mübadiller ise bu geleneği mübadeleden beri hiç ara vermeden ve kesintisiz olarak yapmaya devam ediyorlar.
Yeşilburç köyü soğuk ve sert bir iklime sahip olduğu için Helva Günü Geleneğinin daha ılık günlerde yapılmasını ve katılımın çok olmasını (Yeşilburç dışında yaşayanların da gelmesini) sağlamak için Mart ayı yerine, Nisan ayının ikinci Cuma günü yapılıyor.


2-Mübadillerin Düğün Geleneği
Bu kiatabın yazarı ve yaşım gereği ben de çocukluk ve gençlik yıllarımda mübadillerin düğün geleneğini yakından görmüş, düğünlerde yapılanları ve yaşananları izlemiş birisiyim. Yüz yüze sözlü tarih çalışması yaptığım mübadillerin bu konudaki anlattıklarını ve benim çocukluk ve gençlik yıllarımda düğünlerde gördüklerimi ve yaşananları da dikkate alarak ve fotoğraflarla da destekleyerek düğün geleneğini kayıt altına aldım. Buna göre mübadillerin düğünleri aşağıdaki gibi yapılırdı.
- Düğün öncesi hazırlık yapılması
Düğünden bir hafta önce gelinin ve damadın aileleri birlikte şehre giderek düğün için alışveriş yaparlardı. Damat tarafı gelin ve yakınları; gelin tarafı da damat ve yakınları için hediyeler alırlardı. Damat tarafı gelin ve yakınları için aldıkları hediyeleri çarşamba günü meraklılarına ve damat evini ziyarete gelenlere gösterirlerdi. Perşembe günü sabahı ise, damat tarafı gelin ve yakınları için alınan hediyeler ile sırtı kına ile kırmızıya boyanmış ve süslenmiş bir koçu (erkek koyun) gelinin evine götürürdü.

Bu arada düğünde yenilecek yemekler için günler öncesinden hazırlıklar yapılır ve yemeklerin pişirilmesine köyün aşçı hanımları ile düğün sahiplerinin yakınları yardım ederlerdi.
- Çalgıların Gelmesi ve Düğünün Başlaması:
Düğün Cuma günü öğleyin çalgıların gelmesiyle başlardı. Böylece düğün Cuma günü başlar ve pazar günü öğleyin gelinin kız evinden alınıp damat evine bırakılmasıyla sona ererdi. Üç günlük düğün kız ve damadın evlerinde yapılırdı.
Düğün esnasında hem kız evinde, hem de damat evinde yaklaşık 2 – 2,5 m çapında olan ahşaptan büyük yer sofraları kurulur ve yemeğe tüm akrabalar, köy halkı ve komşu köylerdeki diğer akrabalar da davet edilerek yemek yenilirdi. Bu şekildeki
büyük yer sofraları düğün süresince sabah, öğle ve akşam olmak üzere günde üç defa kurulurdu. Cuma akşamı kız evindeki davetliler ve düğüne katılanlar yemekten sonra damat evine çalgılar eşliğinde topluca giderek gece geç saatlere kadar oynayıp eğlenirlerdi. Kadınlar Yunanca şarkılar eşliğinde oynarlardı.
Düğünde yenilen yemekler ve veriliş sırası şöyle idi:
- Bulgur çorbası,
- Etli kuru fasulye,
- Etli sulu patates yemeği,
- Etli patlıcan musakka,
- Etli pırasa yemeği,
- Saç kapamada tepsi içinde pişen etli pilav,
- Peynirli börek,
- Elde açma hamurla yapılan cevizli baklava,
- Lahana sarma,
- Yoğurtlu köfte / yoğurtlu mantı.



Düğün çalgıları klarnet, keman, cümbüş ve darbuka şeklinde olurdu. İleri yaştaki mübadillerin anlattıklarına göre mübadelenin ilk yıllarında savaştan yeni çıkmış Türkiye’de düğünlerde çalgıcı bulmak zor olduğundan çalgı olarak bir süre taş plakların çalındığı gramofon kullanılmış.

- Düğünün İkinci Günü:
Düğünün ikinci günü (yani Cumartesi günü) gün boyunca damat evinde davetliler çalgıcıların çaldığı şarkılar eşliğinde oynayıp eğlenirlerdi. Aynı günün akşamı yemekten sonra bu defa damat evindekiler ve davetliler çalgılar eşliğinde kız evine topluca giderek gece geç saatlere kadar oynayıp eğlenirlerdi. Damat tarafı kız evine giderken tepsi ile elde açma cevizli baklava ve hediyeler götürürdü. Baklava ve hediyeler nağmeli mâni söylenerek teslim edilirdi.
Bu arada hanımlar geline kına yakar ve Yunanca şarkılar söyleyerek kına gecesi etkinliği yaparlardı.
- Düğünün Üçüncü ve Son Günü:
Düğünün üçüncü günü, yani Pazar günü sabah saatlerinde damat, davetlilerin önünde ve çalgılar eşliğinde Damat Traşı Şarkısı söylenerek traş edilirdi.Traştan sonra damat at üzerinde köyde dolaştırılır ve daha sonra da kaynanasının ve kayınpederinin elini öpmesi için kız evine giderdi. Damat el öptükten sonra kendisine ikram edilen şerbetin bir kısmını içer ve sonra bardakta arta kalan şerbeti at sırtında iken arka tarafına sıçratacak şekilde dökerdi. Damat daha sonra kız kardeşinin veya onun yerine geçecek bir başka yakınının evine götürülerek orada yıkanırdı.Traştan sonra damat tarafı ve davetliler yine çalgılar eşliğinde topluca ve konvoy şeklinde gelini almak için kız evine giderlerdi. Bu arada gelinin yüzü bu işi bilen hanımlar tarafından çeşitli boyalarla süslenerek makyajı yapılırdı. Gelin daha evden çıkmadan önce orada toplanan ve gelini almaya gelen davetlilerin ve köylülerin önünde, kız tarafı geline ait iki adet gaz lambasını açık arttırmaya çıkarır ve damat yakınlarından birisi de lambaları belirli bir bedel ödeyerek alırdı. Ayrıca bu sırada kız tarafından olan küçük çocuklardan birisi mangal maşası ile orada oturan damadın babasına hafif bir şekilde vurur ve damadın babası da çocuğa bahşiş verirdi.

Damadın traş edilmesi

Damadın köy içinde gezdirilmesi


- Gelinin Alınması ve Çeyizin Damadın Evine Götürülmesi:

Gelin daha kız evinden çıkmadan önce gelinin çeyizi damadın evine götürülürdü.
Damadın evi gelinin evine yakın ise, gelinin çeyizi davetliler tarafından elden ele; uzak ise, araba veya hayvanlarla veyahut gerektiğinde davetlilerin omuzlarında damadın evine taşınırdı.


Gelin damadın evine girmeden önce, damadın evinin önünde köyün imamı tarafından dua okunurdu. Daha sonra gelin damadın evine girerken önüne konulan bir su testisini ayağı ile iterek kırar ve ondan sonra eve alınırdı.


Aynı gün yatsı namazından sonra, damat yakın erkek akrabaları ile arkadaşlarının eşliğinde ellerinde yakılmış mum ve çıralar olduğu halde evinin kapısına kadar götürülür, burada her akraba ve arkadaş damadın sırtına vurarak kapıdan içeriye sokulur ve bu şekilde gerdeğe uğurlanırdı.
Gelin ve damat, düğünden bir gün sonra yakın akraba ziyaretlerinde bulunarak el öperler, akrabalar da, gelin ve damada karanfilden yapılmış şerbet ikram ederlerdi. Akrabalar şerbeti ikram ettikten sonra yeni doğacak çocukların salyalı olmaması için bir havlu ile gelin ve damadın ağızlarını silerlerdi.
Bu şekildeki geleneksel düğünler 1960’lı yılların sonlarına kadar aralıksız ve kesintisiz olarak devam edildi. 1970’lı yılların başlarından itibaren ise yavaş yavaş bu gelenek terkedilmeye başlandı ve 1970’li yılların ortalarına gelindiğinde ise düğün geleneği tamamen terkedildi. Bu dönemden itibaren ise, düğünler günümüzde olduğu gibi kiralanan düğün salonlarında yapılmaya başlandı. İlerleyen yıllarda nostalji olsun diye bazı aileler eski geleneğe göre düğün yaptılarsa da, bunu yapan aile sayısı hem çok az ve hem de geleneğin tümünü değil, bir bölümünü yapmışlardır.
Örneğin: Sadece damadın traş edilmesi ve gelinin at üzerinde alınması gibi.
Düğün geleneğinin terkedilme sebeplerinin başlıcalarını şöyle sıralayabilirim.
- Geleneklerine bağlı birinci kuşak mübadillerinin bu dünyadan göçüp gitmesi,
- Şehirleşmenin etkisiyle mübadil köylerin geleneksel köy yaşamından modern yaşama geçmesi,
- Mübadil köylerindeki genç nüfusun çalışmak veya eğitim amacıyla büyük şehirlere gitmesi,
- Mübadillerin yerli halk ile yaptıkları evliliklerin artması,
- Teknolojinin köy yaşamına girmesi ve hayatı kolaylaştırması.
- Yerli Halk İle Evlilik Yapılması:
Krifçi mübadilleri mübadeleden 1960’lı yılların başlarına kadar olan dönem içerisinde mübadil olmayan kişilere evlilik için hiç kız vermediler. Kız vermemek için de uzun süre direndiler. İlk defa 1960’lı yılların başlarında yerli halkla evlilik için kız alıp verme gerçekleşti ve bunu takip eden yıllarda da yerli halk ile kız alıp verme işi hızla arttı.
3- Mübadillerin Mart Ayı Geleneği
Mübadillerin önemli geleneklerinden birisi de MART ayı geleneği idi. Mart ayı, soğuk ve karlı geçen kış günlerinden bahara geçiş günlerinin olduğu; ayrıca, kış için stoklanan yiyecek ve yakacakların da tükendiği aydır. Bu nedenle, mübadiller eskiden bu geleneği soğuk ve sıkıntılı günlerden kurtulmanın sevinci olarak kutluyorlardı.
Bu gelenekte nelerin ve ne gibi kutlamaların yapıldığı aşağıda belirtilmiştir.
- Mart ayında mübadiller beyaz ve kırmızı ipleri birbirine bağlayarak tek ip haline getirirler, daha sonra da bu renkli ipi yüzük ve bilezik şekline sokarak çocukların el ve parmaklarına bağlarlardı. Yine bu şekildeki ip kız çocukların ayak baş parmaklarına da bağlanır, böylece çocukların bir yıl boyunca kaza geçirmeyeceklerine inanırlardı.
- Mübadiller kaynayan suyun içine çivi atarlar ve çamaşırların yırtılmaması için yıl boyunca bu su ile yıkarlardı.
- Köyün her evine giden çocuklar ellerindeki çuvala evlerden un, yağ, şeker ve pekmez toplarlar, daha sonra toplanan bu erzak ile köyün anneleri lokum ve kurabiye yaparak çocuklara dağıtırlardı.
- Mart ayının ilk haftasında 10- 15 yaşlarındaki köyün çocukları gruplar halinde önceden süslenmiş olan bir çalı süpürgesini de yanlarına alarak ev ev dolaşırlar ve aşağıdaki tekerlemeyi söylerlerdi:
Üç satırdan oluşan tekerleme Yunanca, Türkçe okunuşlu ve Türkçe olmak üzere üç ayrı şekilde aşağıda alt alta yazılıdır.
Μάρτης, Μάρτης Μάρτης τη
Δώστι το Μάρτη τίποτα
Για να φύγει αγλήγουρα
Martis Martis Martis ti
Doşti ton Marti tipota
Yia na figi ağliğura
Mart Mart Martiti
Mart’a bir şey veriniz.
Mart çabuk gitsin diye.
Yaptığım araştırmaya göre yukarıda belirtilen ve çocuklar tarafından söylenen tekerleme esasen Yunanca bir şarkının son mısrasında yer alan sözlerdir ve Yunanistan’ın Grevena ve Nasiliç bölgesinde bu şarkının adı İlkbahar Şarkısı anlamına gelen Ta KALANTA tis Anikşis (Τα ΚΑΛΑΝΤΑ της Άνοιξης)
olarak geçmektedir.
Bu gelenek 1970’li yılların başlarına kadar kesintisiz olarak devam etti ve daha sonra da terkedildi.



4- Şiryana Şenliği (Hıdırıllez)
Şiryana sözcüğünü Yunanca sözlükte bulamadığım için Yunanistan’daki dostlarıma Şiryana sözcüğünün Yunanca ne anlama geldiğini sordum. Onlar da bana, bu sözcüğün “gezinti, seyran” anlamına gelen Yunanca’daki Seryani (Σεργιάνι) sözcüğünden veya “etrafta ya da birinin etrafında dolaşmak” anlamına gelen Şiriano (Συριανώ) sözcüğünden türemiş olabileceğini söylediler. Şiryana Şenliği, esasen Türkiye’ deki Hıdırıllez gibi baharı müjdeleyen bir şenlik olup, Grevena ve Nasiliç’ten Türkiye’ye göç eden tüm mübadiller tarafından her yılın mayıs ayının 6 ncı ve 14 ncü günlerinde yapılırdı.
Peki bu şenlikte neler yapılırdı?
- 6 ve 14 Mayıs günlerinde sabah erken kalkılır ve herkes kendi kapısının önünü süpürerek temizlerdi. Erken kalkanların işlerinin bütün yaz boyunca verimli geçeceğine inanılırdı. Ayrıca, erken kalkanlar kapılarını mevsimin çiçekleriyle süslerlerdi. Erken kalkanlar rekabet olsun diye komşularının kapılarını da çiçek ile süslerlerdi.
- Şenliğin yapıldığı 6 ve 14 mayıs günlerinde her ailenin fertlerinin temiz, bereketli, sağlıklı olmaları ve hastalıklardan ve tembelliklerden kurtulmaları için banyo yapacakları suyun içine mevsimin çiçekleri konularak kaynatılır ve bu suyla da banyo yapıp temizlenirlerdi.
- Tatlı ve tuzlu kurabiyeler yapılır ve bu kurabiyeler Şiryana Şenliği esnasında komşu ve akrabalarla birlikte yenilirdi.
- Yayık, su ile doldurulur ve içine mevsimin çiçekleri atılırdı. Sonra da yayığa kırmızı beyaz ip ve delikli para (yüz para) bağlanır ve bir gün bekletilir, böylece o yılın bereketli geçeceğine, bol süt ve yağın elde edileceğine inanılırdı.
- Süt veren ineklerin boynuzuna yine renkli kırmızı beyaz ip, delikli para ve nazar boncuğu bağlanır, böylece yaz boyunca inekten daha bol süt alınacağına inanılırdı.
- Çocuklar çimler üzerinde üç düz ve üç ters takla atarlar, bu sayede onların üzerindeki hastalıkların, uyuşuklukların ve tembelliklerin gideceğine inanılırdı.
- Genç kızlar un eleğini güneşe tutarlar, böylece bütün yaz güneşinin zararlı işınlarından korunacaklarına ve güneşte kararmayacaklarına inanırlardı.
- Genç kızlar gül dalını yakıp bununla makyaj yaparlardı.
- Şenlik sabahı köyün tüm anneleri çocukları için yumurta kaynatırdı. Yumurtalar kuru soğan kabuğunun rengini alması için içinde kuru soğan kabuklarının olduğu suda kaynatılır, daha sonra pişen ve soğan kabuğunun rengini alan bu yumurtaları çocuklar yerlerdi.
- Şenlik için yapılan bütün bu hazırlıklardan sonra köyün tüm genç ve yaşlı hanımları ile çocukları geleneksel şenlik kıyafetlerini giyerek belirlenen köy meydanında toplanırlar ve Yunanca şarkılar eşliğinde çeşitli oyunlar oynayarak eğlenirler, belirli bir süre sonra da şenlik sona erer ve herkes evlerine dağılırdı.

Yayık
Şiryana Şenliği tüm Grevena ve Nasiliç mübadillerin geleneği ve şenliği idi. Bu gelenek de 1970’li yılların başlarına kadar kesintisiz olarak devam etti ve sonra terkedildi. O dönemden beri bu gelenek artık yapılmıyor.

5-Mübadillerin Mutfak Kültürü
Mübadillerin önemli kültür ve geleneklerinden birisi de mutfak kültürüdür. Mübadiller çok lezzetli klasik et ve sebze yemekleri yaparlar. Ancak mübadillerin en çok usta oldukları şey elde açma hamur ile yapılan ve odun ateşinde iyice ısıtılan saç kapama denilen saçta (ısıyı muhafaza etmek için üstü kül ile kaplı olan) pişirilen börekler ile yine saçta pişirilen etli pilav, etli taze fasulye ve etli patlıcan musakka gibi yemekler ve tatlılardır.
Saçta börek ve yemek pişirmek zahmetli olduğu için, ayrıca apartman dairesinde saç kullanmak da mümkün olmadığından şimdiki çoğu aile börek ve yemekleri saç yerine elektrikli fırınlarda pişirmeyi tercih ediyorlar.
Türkiye’deki tüm Grevena ve Nasiliç mübadilleri günümüzde halen saçta börek ve yemek pişirme geleneğini sürdürmeye devam ediyorlar.



Belli başlı börekler şöyle:
- Soğan Böreği
- Pırasa Böreği,
- Ispanak Böreği,
- Peynirli Börek,
- Kabak Böreği,
- Peynirli Kol böreği,
- Semiz Otu Böreği,
- Bulgurlu yeşil soğan böreği,
- Lahana böreği,
- Tiropsumi,
- Pitiropta,
- Mantı,
- Çiçimara.
Belli başlı tatlılar ise şöyle:
- Bjirito Tatlısı (Pekmezle yapılan),
- Rişide Tatlısı,
- Rişidopta,
- Revani Tatlısı,
- Kulukthopta (kabak) Tatlı Böreği,
- Varmenu Tatlısı,
- Turta,
- Gizlimeda Tatlısı (Dilme),
- Galopita Tatlı Böreği (sütlü),
- Elde açma hamurla yapılan cevizli baklava.
Niğde’nin Yeşilburç köyünden 4 ncü kuşak Grevena/Krifçi mübadili ve aynı zamanda Ankara Üniversitesinde akademisyen olan gıda mühendisi Dr. Yalçın Güçer’in yazdığı ve 2021 yılında yayınlanan “Suyun Öte Yanından Miras Lezzetler” adlı eser Grevena ve Nasiliç mübadillerinin mutfak kültürü konusunda yazılmış önemli bir eserdir. Bu eser 22 mübadil hanımın fikri ve görüşü alınarak yazılmıştır.
Bu eserde, Grevena ve Nasliç mübadillerinin yaptıkları geleneksel yemeklerin tarifleri ve malzemeleri görsellerle yer almaktadır.
Eserde:
- 12 çeşit çorba,
- 27 çeşit ana yemek,
- 21 çeşit börek,
- 12 çeşit kurabiye, ekmek ve mantı,
- 21 çeşit tatlı,
- 9 çeşit aperatif ve
- 18 çeşit kışlık erzak
detaylarıyla anlatılmaktadır.

Ayrıca, 13 Yeşilburç’lu mübadil hanımın girişimleri ile kurulan DENEE Kadın Kooperatifi atıl durumdaki Yeşilburç köyü ilk okul binasının Valilikçe tadil edilerek mutfak atölyesine dönüştürülmesinden sonra mübadillerin geleneksel mutfak kültürünün tüm lezzetleri burada yapılmaktadır. Ayrıca okul binasının bulunduğu sahada inşaa edilen fırında da ekşi mayalı ekmek pişirilmektedir. Kooperatif bugün için 11 çeşit mübadil lezzet (erişte, kuskus, tarhana, börek, baklava, salça, reçel, ekşi mayalı ekmek vs.) yapmaktadır.
Yabancı turist gurupların tur operatörleri kanalı ile verdikleri sipariş üzerine etli mübadil yemekleri ve lezzetleri de saç kapamada pişirilmek suretiyle servis edilmektedir. Kooperatif böylece hem bir kültürel miras olan mübadil mutfak kültürünü yaşatmakta ve hem de yöresel ürünlere değer katmaktadır.
6-Mübadillerin Evlerindeki Taş Fırınlarda Yoğurdukları Ekşi Mayalı Hamurla Ekmek Pişirme Geleneği
Mübadillerin gerek mübadele öncesi dönemde yaşadıkları Yunanistan’daki köylerinde, gerekse Türkiye’de yerleştirildikleri bazı yerlerde su değirmenleri vardı. Bu değirmenler yüksek yerden akan suyun kuvveti ile daire biçimindeki taşın döndürülmesi sonucunda öğütme işlemini yapardı. Mübadiller buğdayı yıkayıp, içindeki yabancı maddeleri ayıkladıktan sonra buğdayı su değirmenlerinde öğüterek tam buğday unu elde ederlerdi. Ayrıca her mübadil ailenin evinde taştan yapılmış ve içi ısıyı muhafaza eden tuğla ile örülmüş ekmek fırını vardı. Mübadiller su değirmeninde öğütülen ve elde edilen tam buğday unundan yoğurdukları hamura ekşi maya koyarak ekmek yaparlar ve bunu evlerindeki fırınlarda pişirirlerdi. Bütün bu işleri evin hanımları üstlenirdi. Ekmek pişirme geleneği 1970’li- 1980’li yıllara kadar aralıksız devam etti. Bu yıllardan itibaren ise aileler ekmeği şehirdeki fırın ve marketlerden almaya başladılar.
Elbette günümüzde az da olsa halen evdeki fırınlarında ekmek pişirme geleneğini sürdüren mübadi aileler vardır.


7-Mübadillerin Kışlık Yiyecek Yapma ve Hazırlama Geleneği
Mübadillerin Yunanistan’dan gelen bir başka geleneği de, kışlık yiyecek yapma ve hazırlama geleneğidir. Mübadiller kışlık yiyecekleri genellikle Ağustos ve Eylül aylarında akraba ve komşularla birlikte ve birbirleriyle yardımlaşarak yaparlardı. Yaptıkları ve hazırladıkları kışlık yiyecekleri aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:
- Kuskus, erişte, makarna ve tarhana,
- Reçel (kabak, vişne, gül, ayva, elma, kayısı, incir, portakal, kiraz, erik,çilek vs.),
- Pekmez (dut veya üzümden),
- Salça (domates ve kırmızı biberden),
- Bacutiri (Bacu peyniri),
- Turşu,
- Ağurida (böreklerde sos olarak kullanılan erik ekşisi),
- Bulgur,
Kış için çeşitli meyve kurusu (kayısı, erik, dut, üzüm, elma, kiraz, vişne v.s.).

Kış için kuskus,erişte, makarna ve tarhana yapan ve büyük tavada salça kaynatan Yeşilburç’lu mübadil hanımlar
Bulgur, bunun için hazırlanmış buğdayın taştan yapılmış el değirmenlerinde öğütülmesiyle elde edilirdi. El değirmenleri ise; ortası delik ve daire şeklinde olan, kalınlığı yaklaşık 15 cm, çapı ise 50- 60 cm civarında bulunan altlı üstlü iki taştan oluşuyordu. Bulgur için hazırlanan buğday üstteki taşın ortasında bulunan deliğe dökülür, üstteki taş el ile döndürülerek öğütme işlemi gerçekleştirilirdi.
Bulgur geleneği 1970’li yıllarda sona erdi ve insanlar o tarihten beri bulguru marketlerden satın alıyor, ancak, mübadillerin önemli bir bölümü bulgur dışın daki kışlık yiyecekleri halen yapmaya devam ediyorlar.

Bulgur için el değirmeni Kış için kayısı kurutulması
8-Dini Bayramların Arife Günlerinde Nohut Ekmeği Yapma Geleneği

Bir mübadil torunu olan Nilgün Denizci’nin yaptığı Rufteinu nohut ekmeği
9-El Dokuma Tezgahında Kilim, Yolluk, Torba ve Heybe Dokuma Geleneği
Mübadillerin bir başka geleneği ise, kendi ihtiyaçlarını karşılamak için tezgahlarda kilim ve yolluk dokuma geleneğidir. 1960’lı yılların ortalarına kadar hemen hemen her evde bir el dokuma tezgahı vardı ve aileler kendi ihtiyaçlarını karşılamak için bu tezgahlarda kilim, yolluk, torba ve heybe dokurlardı.

Kilim, yolluk, torba ve heybeleri iki ayrı ipten dokurlardı. Baklava dilim desenli kilim ve yollukları, yünden eğirdikleri ipi kök boya ile boyadıktan sonra dokurlardı. Diğer kilim ve yollukları ise, eskimiş bezleri ve paçavraları ip haline getirdikten sonra ayrıca bir boya işlemine tabi tutmadan (ip haline getirilen bez parçalarının kendi doğal renkleri ile ) dokurlardı.

Şehirleşme, modern hayata geçiş ve makine halılarının çıkmasıyla birlikte 1960’ lı yılların ortalarından itibaren bu gelenek de terk edildi.

TÜM BİLGİ VE FOTOĞRAFLARIN ALINDIĞI KAYNAK:
GREVENA VE NASİLİÇ MÜBADİLLERİ
AYCAN YILMAZ
Ağustos 2026

Düğünün üçüncü günü, yani Pazar günü sabah saatlerinde damat, davetlilerin önünde ve çalgılar eşliğinde Damat Traşı Şarkısı söylenerek traş edilirdi.Traştan sonra damat at üzerinde köyde dolaştırılır ve daha sonra da kaynanasının ve kayınpederinin elini öpmesi için kız evine giderdi. Damat el öptükten sonra kendisine ikram edilen şerbetin bir kısmını içer ve sonra bardakta arta kalan şerbeti at sırtında iken arka tarafına sıçratacak şekilde dökerdi. Damat daha sonra kız kardeşinin veya onun yerine geçecek bir başka yakınının evine götürülerek orada yıkanırdı.